1998’de üç Cambridge mezunu genç, bir müzik festivali öncesi bütün paralarını bir araya getirdiler. 500 Pound yaptı. Tamamıyla taze meyve alıp bunları evlerinde sıkarak meyve suları hazırladılar. Bu meyve sularının her yerde satılanlardan tek farkı ambalajlarıydı. Etiketlerin arkasında ya da şişelerin dibine, ancak meyve suyu bittikten sonra görülecek şekilde notlar yazmışlardı: ‘Beni beğendin mi? Birazdan ayrılacağız ama seni hala seviyorum’ türü alışılmadık ve gülümseten mesajlar..  Müşterilerin sattıkları ürünü tekrar alıp almayacaklarını öğrenmek için de çok basit bir test yaptılar: Satış yaptıkları standın yanına üzerinde ‘Bu meyve suyunu tekrar alır mısın?’ yazılı bir pankartın önüne birinde EVET, diğerinde HAYIR yazan iki çöp kutusu yerleştirdiler. EVET kutusu o kadar hızlı doldu ki ertesi gün üçü de işlerinden istifa edip yeni şirketlerini kurmuşlardı bile. Bugün üç ortak 7.000’den fazla satış noktası olan dev bir şirket yönetiyorlar ve haftada 2 milyondan fazla ‘smothies’ satıyorlar.

Bu üç genç yeni bir ürün icat etmediler. Yeni bir pazarlama yöntemi kullanmadılar. Reklam yapmadılar. Yaptıkları tek şey müşteriyle olan teması değiştirmekti. Yani her sektördeki her şirketin yakın ya da daha yakın bir gelecekte yapması gereken şeyi yapmışlardı.

Ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve teknolojik açıdan farklı bir dünyada yaşadığımız sır değil. Bugün hayatımızda vazgeçilmez saydığımız pek çok şey bundan sadece 10 yıl önce yoktu. Facebook yoktu. Twitter yoktu. Akıllı telefonlar yoktu. Forbes’te yayınlanan bir makalede günümüzün en popüler 10 mesleği seçilen mesleklerin hiçbirisi yoktu!..

Bilgi akışı o kadar çoğaldı ki kimse başa çıkamıyor. Ortada bu kadar fazla bilgi varken, artık önemli olan bilgiye ulaşmak değil, onu ayıklamak. Şirketler için bundan birkaç yıl önce interneti takip etmek, sosyal medyayı yönetmek için bir eleman istihdam etmek gerekiyordu. Şimdiyse bu bilgi akışını doğru analiz edecek uzmanlarla dolu departmanlar kurmaları gerekiyor. Çok büyük miktarda bilgiyle başa çıkabilecek ve bunları doğru sınıflandırabilecek uzmanlar. Kütüphaneciliğin (biraz teknolojik destekle) geleceğin en cazip mesleklerden biri haline gelmesi an meselesi.

Peki bizim sektörde neler oluyor?

Yayıncılık dünyası da son iki yılda çok değişti. Bir zamanlar, çok değil sadece birkaç yıl önce internet, basılı yayıncılığı tehdit eder mi konusu tartışılıyordu. Şimdi bu tartışma tamamen bitti; mobil ve internet bazlı yayıncılık değil basılı medyanın, televizyon yayıncılığının da geleceği olma yolunda hızla ilerliyor. Yeni tartışma geleceğin ne olduğu değil, o artık net. Yeni soru bu pastadan nasıl daha büyük pay alınabileceği.. Mobil yayıncılık o denli önemli bir yükselişte ki geleceğin en büyük yayıncılarının google ya da apple olması kimseyi şaşırtmayacak.

ESPN, 2008’de 2000 spor olayını internetten canlı yayınlamayı tercih etmişti, 2012’de bu sayı 3500’e çıktı. 2011’de 5 milyon kolej basketbolu hayranı maçları ncaa.com’dan takip etti. Maçı izle, durdur, geri al, hızlı seyret, yarıda bırak, kaldığın yerden devam et… Vaktin yoksa hızlı ileri sar, varsa her pozisyonu tekrar tekrar izle.. Vaktin bu denli değerli olduğu bir çağda, bundan daha büyük lüks olur mu?

Yayıncılık dünyasındaki teknolojiler değişiyor ancak ister geleneksel ister yeni medyanın bir parçası olun, tartışılmayan tek bir şey var: İçerik hala kral. Yani yayıncılık diliyle söylememiz gerekirse, ya içeriğe sahip olacaksınız, ya içeriği yaratacaksınız. Yeni dönemde izleyiciyi kendinizde tutmanızın başka bir yolu yok. Ve yayıncılığın en cazip içeriği de hala ‘canlı içerik’. Teknolojinin devreye girdiği nokta şu: İçeriğinizi nasıl daha iyi, izleyici açısından daha cazip bir hale getirebilirsiniz?

3D meselesinin 2010 Dünya Kupası’nda denenip başarısız olduğunu ve çokta rafa kalktığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Siz bu satırları okurken Tokyo’da bir laboratuvarda çalışmalar son hızla devam ediyor. Yeni 3D televizyonlar, alıştığımız üzere duvara asılan düz ekranlar olmayacak, bunun yerine masanın ya da salonun ortasındaki sehpanın üzerine yatay olarak konacak ve maç holografik olarak 3 boyutlu bir şekilde izlenecek. Başka bir deyişle futbolcular sehpanızın üzerinde maç yapacak!

Şimdi bunu bir de şu şekilde düşünün: O 3D ekran evinizin salonunda değil de, boş bir stadın zemininde olsun ve boş stadı dolduran seyirciler, oradan kilometrelerce uzakta, başka bir ülkede oynanan bir maçı, holografik teknikle birebir ölçülerde izleyebilsinler?.. Hayal mi? Çok da değil. 2022’de Katar’da düzenlenecek dünya kupasında tam da bu tekniğin kullanılacağı söyleniyor. Evinize en yakın statta dünya kupası finali izlemek mi? Doğrusu bu hiç fena bir fikir değil!..

Hologram teknolojisini ilk kullanan lider hatırlarsınız Barrack Obama’ydı; başkan seçildikten hemen sonra CNN stüdyosuna ‘holografik’ olarak bağlanmıştı. Peki bu tekniğin günlük hayata daha çok girdiğini ve diyelim maç sonrası yorumcuların evinizin salonunda 3 boyutlu hologramlar olarak yayın yaptığını düşünün? Futbolcuların demeçlerini bu şekilde verdiğini? Bu nasıl olurdu?

Çok yakın gelecekte uygulamaya geçeceği söylenen bir diğer şey de kişiye özel kamera açıları ya da kişiye özel maç anlatımları… Belki sakin bir futbolseversiniz ve maç spikerinin oyunun önüne geçmeden en sade şekliyle maç anlatmasını istiyorsunuz. Belki istatistik meraklısısınız ve maçın her saniyesinde mümkün olduğunca çok teknik bilgi duymak istiyorsunuz. Ya da objektif bir anlatım yerine, tuttuğunuz takımın lehine, taraflı bir anlatım tercih ediyorsunuz. Neden olmasın? Yayın sırasında dil seçer gibi, birkaç yorumcu arasından tercih kullanma seçeneği de konuşulanlar arasında. Ya da yorum yerine, spiker dinlemek yerine istediğiniz oyuncunun maç öncesi seçtiği playlist’i dinleyerek maç izleyebilseniz nasıl olurdu? Sadece yorumlar değil, aynı şekilde kamera açıları da çok seçenekli olabilir aslında.. İstediğiniz anda istediğiniz açıya geçme imkanı olsaydı, fena mı olur? Bütün bir maçı sağ bekin ya da kalecinin gözünden izlemek ilginç bir deneyim olmaz mıydı? Ya da maç yerine sadece hayran olduğunuz oyuncunun her hareketini takip etmenize fırsat sunan bir seçenek olsaydı fena mı olurdu?

Yayınlarda daha çok sosyal medya entegrasyonu, daha fazla istatistik, bilginin ve istatistiğin daha hızlı ekrana yansıması, sponsorların ya da reklamların daha interaktif şekilde kullanılması, maç sırasında reklama tıklayarak o ürünü anında satın alabilmek, bilgisayarda ya da tablette olduğu gibi daha çok ‘tıklanabilir’ alanların canlı müsabakalara entegrasyonu..

Bunlar yayıncılık dünyasında konuşulan ve yakın gelecekte birçoğunu göreceğimiz yenilikler… Ama bir kez daha hatırlatalım ki asıl şaşırtıcı olanlar şu an aklımızın ucundan dahi geçmeyenler olacak.. Ve yeni çağda yeni teknolojileri icat edenler kadar çabuk adapte olanlar da kazanacak!

Banu Yelkovan Hakkında

İstanbul’da doğdu. Sainte Pulcherie, Saint Michel’den sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Paris’te fotoğrafçılık okudu. Üniversite yıllarında önce Milliyet Gazetesi’nde, sonra Sabah Grubu’nun gazete ve dergilerinde muhabirlik, çevirmenlik, editörlük yaptı, sonrasında FourFourTwo Dergisinde Yazı İşleri Müdürlüğü ve Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini üstlendi. 2001 yılında Radikal Futbol’da “Banu’nun Süpürgesi” adıyla başladığı spor köşe yazılarına, halen Radikal spor sayfalarında devam ediyor. CNN TÜRK’te Futbol Ekstra programıyla başladığı yorumculuğa ise 2009 yılından bu yana NtvSpor ekranlarında Bağış Erten’le birlikte hazırlayıp  sundukları Yenilsen de Yensen de ve Veni Vidi Vici programlarıyla devam ediyor.  Avrupa futbolu meraklısı. Futbolun taktik, tekniğinden çok güler yüzlü tarafıyla ve geri planda kalan hikayeleriyle ilgileniyor.

 

  1. Henüz yorum yapılmamış.
Yorum Yapın