Sinema tamamen dijitalleşecek mi, geçiş süreci nasıl olacak, pelikülün (boş film, film şeridi) yerini tutar mı, salonların dönüşümü onyıllar sürer mi, yeni bir dil yaratır mı sorularını daha dün soruyorduk! Bir de baktık dönüşüm tamamlanmış! Dijital sinemanın bayraktarlığını yapan George Lucas’ın “Yıldız Savaşları Bölüm 1 – Gizli Tehlike”yi dijital olarak gösterime soktuğu 1999 yılından 15 yıl sonra pelikülle çalışmak antikacılık haline geldi bile! Sadece birkaç auteur (kendi senaryosunu yazıp kendi kurgulayan yönetmen) 35mm çalışıyor… Bazı taşra salonları dışında bütün dünya sinemaları dijital gösterim yapıyor… Evlerimiz yüksek çözünürlüklü televizyonlarla, dijital ses sistemleriyle birer küçük sinemaya dönüştü. Bilgisayar ekranından, cep telefonundan her şeyi kaydedebiliyor ve izleyebiliyoruz.

Peki dijitalleşme ne getirdi ne götürdü? İlk dönemlerde yazılan makalelerde belirtildiği gibi sinema artık gerçekliğini yitirip canlandırmaya dönüştü mü? Hayal edildiği gibi üretim araçlarına erişim kolaylaştığı için daha demokratik bir hale mi geldi?

Sinema tarihçisi John Belton, MIT – Massachussets Institute of Technology’nin dergisi October’ın 2002 Bahar sayısında yayınlanan “Digital Cinema: A False Revolution / Dijital Sinema: Sahte Bir Devrim” başlıklı makalesinde şöyle diyordu: “Bu devrimin sinemadaki ilk aşaması özel efektlerin dijitalleştirilmesiydi. Dijital teknoloji fotografik imgeyi yoğrulabilen ve istendiği gibi şekillendirilebilen hakiki bir ‘plastik’ nesneye dönüştürdü. Lev Manovich’in de iddia ettiği gibi, dijital teknoloji sinemayı canlandırmanın altkümesi haline getirdi.”*

Belton’ın atıfta bulunduğu Manovich medya sanatları ve dijital kültür konusunda günümüzün önemli uzmanları arasında sayılır. Kendi sitesinde yer verdiği “What is digital cinema? / Dijital sinema nedir?” makalesinde şöyle der:  “…dijital sinemada imgelerin manuel konstrüksiyonu, imgelerin elle boyandığı ve elle canlandırıldığı on dokuzuncu yüzyılın sinema öncesi uygulamalarına dönüşü simgeler. Yirminci yüzyıla geçerken sinema bu manuel teknikleri canlandırmaya havale edip kendini bir kayıt aracı olarak tanımladı. Sinema dijital çağa girerken, bu teknikler film yapım sürecinde yeniden yaygınlaşıyor. Bunun sonucunda sinema artık canlandırmadan ayırt edilemez hale geliyor. Artık bir endeks medya teknolojisinden ziyade resim sanatının bir alttürü oldu”.**

Manovich’e göre  “Özgün isimlerinin (kinetoskop -sinema filmi göstericilerinin ilk örneklerinden biri olan aygıt, sinematograf -görüntüleri kaydetmeye ve bir ekran üzerinde yansıtmaya yarayan aygıt, hareketli resimler) de ifade ettiği gibi sinema, doğuşundan itibaren hareketin sanatı; nihayet dinamik bir gerçekliğin inandırıcı bir yanılsamasını yaratan sanat olarak anlaşıldı. Sinemaya (görsel – işitsel anlatı ya da yansıtılmış bir görüntünün sanatı ya da kolektif seyirciliğin sanatından ziyade) bu yönden yaklaşacak olursak kendinden önceki hareket eden imgeleri sergileme ve yaratma tekniklerinin yerini aldığını görürüz.”

Manovich’in film endüstrisine odaklanarak kurduğu formül ise bugünkü durumu isabetle özetliyor: Dijital film = canlı aksiyon malzeme + resim + görüntü işleme + kompozitleme + 2-D bilgisayar canlandırma + 3-D bilgisayar canlandırma. Hollywood bu formülle dünya üzerindeki egemenliğini koruyor. Özellikle 3 – D korsan kopyalanmayı olanaksız kıldığı için yüksek bütçeli, fantastik epikler izleyicileri yeniden salonlara çekti. Sinemanın büyük sermaye sahipleri dijitalleşmeden çok karlı çıktı. Yan ürün çeşidi bol filmlerle endüstriyi ardına takıp çeken lokomotif olmayı sürdürüyorlar. Diğer büyük endüstrileri de bu yola girmeye teşvik ediyorlar. Sinemanın bir canlandırma alttürüne dönüştüğü tespiti egemen endüstri açısından doğru ve isabetli.

Elbette bu sayede fantastik sinema ve tarihi epikler benzersiz bir gerçeklik ve bütünlük duygusuna ulaştı. Hayal gücü sanal ortamdaki izdüşümüne kavuştu. “Yüzüklerin Efendisi”nden “Avatar”a dek birçok modern başyapıtın gerçekleştirilmesi mümkün oldu… Birkaç başyapıta karşılık “Transformers” başta olmak üzere sayısız gişe hitiyle Soğuk Savaş zihniyetinin gizli propagandayla geri geldiğini ve eskisinden daha yaygın biçimde dağıtıldığını görmezlikten gelmemeli. Buna rağmen böylesine elverişli bir yaratıcılık alanı açılmasını ‘olumsuz’ bulmak mümkün değil.

Hatta pelikül bitecek kaygısı ortadan kalktığı için sürekli artan film süreleri kurgu açısından ciddi bir zaafa işaret etse de gişe rekortmenlerinin ve Oscar kazananların da uzun filmler arasından çıkması izleyicinin memnuniyetini kanıtlıyor.

Film üretiminin demokratikleşmesi ise ancak amatör düzeyde gerçekleşti. Dijital teknoloji sayesinde kameraların küçülmesi, gerektiğinde fotoğraf makinesi ve cep telefonuyla bile çekim yapılabilmesi sayesinde belki daha fazla sayıda ve daha kolay film üretiliyor ama bir tür kapalı devre içinde kalıyor. Çünkü astarı yüzünden pahalıya geliyor. Post prodüksiyon zahmetli ve pahalı. Bu yüzden de profesyonel ve amatör olarak üretilmiş filmler arasındaki kalite farkı geçmişteki kadar belirgin. 8mm kamerayla çekilen ev filmleriyle 35mm çekilen sinema filmleri arasındaki fark mini DV’lerle Arri Alexa ya da Sony CineAlta ile çekilen filmler arasında da aynı orantıyla mevcut.

Finansman, satış ve dağıtım koşullarında gözle görülür bir iyileşme olmadı. Film finansmanı hala çok zor, koşulları hala projenin satış potansiyeline bağlı, satış ve dağıtım olanakları hala çok kısıtlı. Vimeo’ya, YouTube’a yüklemekle hatta doğrudan VOD (Video on Demand) satışı yapmakla film dağıtımı yapılmış sayılmaz. Her filmin bir maliyeti var… Gişe geliri, televizyon satışı, vb. olmayıp bu maliyet bile karşılanamayınca sinemacı nasıl yeniden yatırım yapsın bir projeye? Sinema, yapısı itibariyle hermetik bir sanat dalı değil, izleyicisiyle buluşması gerek.

Teknolojik gelişmelere paralel olarak geleneksel yapım – dağıtım ağına alternatif üretilmesi ihtiyacı artık şiddetle hissediliyor. Bu da teknolojinin yeni bir atılımıyla mümkün olabilir, yakın gelecekte. Film projesinin finansmanı ve biten filmin izleyiciye ulaşması sürecinde yeni sistemler kurulması, yani ekonomik dönüşümler yaşanması elzem gibi görünüyor. Dijital sinemanın John Belton’ın deyişiyle “sahte devrim” olmaktan çıkması için “hakiki devrim” şart!

Kaynakça:

*http://www.mitpressjournals.org/doi/abs/10.1162/016228702320218411#.U11x5VV_t9s

**http://www.manovich.net/TEXT/digital-cinema.html

Alin Taşçıyan hakkında

Alin Taşçıyan 1969 yılında Istanbul’da doğdu.  İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden 1991 yılında mezun olduktan sonra Milliyet Sanat Dergisi ve Milliyet Gazetesi gazetesinde 16 yıl boyunca muhabir, film eleştirmeni ve editör olarak görev yaptı. Aynı süreçte TRT 2 kanalında 10 yıl boyunca Sinema Büyüsü kuşağını Atilla Dorsay ile birlikte sundu. NTV’de Sinema Koltuğu, TRT 2’de Beyazperde, Kanal 24’te Beyazperde programlarını yapan ekipte yer aldı. Kanal 24’te Tematik Film Kuşağı’nı hazırladı ve sundu. 2008 yılından bu yana Star Gazetesi’nde köşe yazıyor. Taşçıyan, Türkiye’de birçok film festivaline danışmanlık yaptı. 2010 – 2014 yılları arasında Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu FIPRESCI’nin başkan yardımcılığı görevini üstlenen Taşçıyan, 2014’te bu kurumun başkanlığına seçildi. Türkiye Sinema Yazarları Derneği – SİYAD Başkanı da olan Taşçıyan, Avrupa Film Akademisi – EFA üyesi.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
Yorum Yapın